SPOR MİZAHI · Gerçek haberden esinlenen mizahi yorum.
UEFA Şampiyonlar Ligi'nde Stuttgart, Galatasaray ile karşılaşacak. Mücadele öncesinde Stuttgart Teknik Direktörü Sebastian Hoeness açıklamalarda bulundu. Sarı-kırmızılı ekibe ve taraftarına çok büyük saygı duyduklarını söyledi.
Futbolda maç öncesi saygı cümlesi, yemek öncesi el yıkamak gibidir. Herkes yapar, kimse sorgulamaz, yapmayanın ayıbı konuşulur. Hoeness de bu kadim liturjiye sadık kalmış. Çünkü Şampiyonlar Ligi'nde rakibe saygı duymazsanız UEFA değil, önce kendi taraftarınız size tuhaf bakar. Saygı, bu oyunun resmi açılış seremonisidir.
Galatasaray'a saygı duymak ise ayrı bir branştır. Bu, sıradan bir rakibe duyulan nezaket değil, tribün kültürüyle harmanlanmış bir hayatta kalma içgüdüsüdür. Sarı-kırmızılı tribün ıslık çalmaya başladığında desibel değil, atmosfer basıncı ölçülür. Orada tezahürat susmaz, sadece bir sonraki dalgaya nefes almak için ara verir. Misafir takım için bu durum, ücretsiz bir kulak burun boğaz muayenesi gibidir.
İşin güzel yanı, saygı kelimesinin iki ülkede farklı çalışmasıdır. Almanya'da saygı, randevuya beş dakika erken gitmektir. Türkiye'de saygı, maç günü apartmanı inleten komşuya anlayış göstermektir, trafikte selektör yemeden yol vermektir. Bu yüzden karşılaşma öncesi kurulan cümleler iki dünyanın tam ortasında durur. Bir yanda nezaket vardır, bir yanda temkin, ikisi aynı pakette gelir.
Şampiyonlar Ligi geceleri zaten başlı başına bir akraba ziyafeti gibidir. Herkes birbirini çok sever gibi davranır, ama herkes birbirinin tabağına bakmaktadır. Basın toplantısı denilen toplantı masasında kimse asıl planı anlatmaz. Herkes rakibi över, herkes taraftarı över, herkes atmosferi över. Sonra sahaya çıkılır ve doksan dakika boyunca kimse kimseye çay bile ikram etmez. Futbolun medeniyeti budur.
Stuttgart cephesinden bakınca durum daha da şiirseldir. Alman futbol aklı planı, presi ve mesafeyi sever. Galatasaray tribünü ise plana pek aldırış etmez. Bir bakmışsınız taktik tahtası tezahürat sesinden titriyor. İşte o an kenardaki notlar, rüzgarda uçuşan market fişine döner. Tribüne saygı duymak gerekir, zaten başka bir akustik seçenek de yoktur.
Taraftar tarafında ise bu açıklama anında tercüme edilmiştir. Avrupa'dan bir teknik adam böyle konuşunca grup sohbetleri hemen hareketlenir. Bizim tribün kültüründe saygı ifadesi, ciddiye alınmanın rozeti gibi taşınır. Hemen eski Avrupa geceleri hatırlanır, ses telleri ısınmaya başlar. Kimse ben bu akşam bağırmayayım demez. Saygı duyulan yerde, saygıyı hak etmek için daha çok bağırmak gerekir.
Sonuçta Hoeness üzerine düşeni yapmış, cümlesini kurmuş, topu sahaya atmış. Bundan sonrası futbolcuların, düdüğün ve o malum İstanbul gecesinin işidir. Saygı tamam, sevgi tamam, geriye bir tek küçük detay kalıyor. Bakalım doksan dakika bitince aynı nezaket cümleleri aynı sakin tonda kurulabilecek mi. Şampiyonlar Ligi'nde asıl saygı, genelde maçtan sonra belli olur.
