SPOR MİZAHI · Gerçek haberden esinlenen mizahi yorum.
A Milli Takım Teknik Direktörü Sergen Yalçın, Trendyol Süper Lig’in 10. haftasında oynanan Kasımpaşa-Beşiktaş maçını yerinde takip etti. Recep Tayyip Erdoğan Stadyumu’na gelen Yalçın, karşılaşmayı tribünden izledi.
Bu cümle kulağa basit geliyor ama aslında Türk futbolunun en acayip iş tanımlarından birini barındırıyor. Düşünsene, işin maç izlemek. Pazartesi sendromu yok, Excel tablosu yok, plazada klimalı toplantı yok. Görev yeri stat, yapılacak iş futbol seyretmek. Bizim yıllardır para vererek, yol çekerek, soğukta üşüyerek yaptığımız şeyi birinin resmi görev olarak yapması insanın adalet duygusunu hafifçe gıdıklıyor.
Bir de mekân Kasımpaşa olunca olay iyice gündelikleşiyor. Recep Tayyip Erdoğan Stadyumu öyle devasa otoparklı, AVM’li, uzay üssü gibi bir yer değil. Mahallenin tam ortasında, apartmanla iç içe, balkondan bağırsan taç atışına karışacakmış hissi veren bir stat. Milli takım hocasının oraya gelişi, takım elbiseyle mahalle kahvesine maç izlemeye gelen ciddi bir müdür gibi duruyor. Ciddiyet var ama ortam fazlasıyla samimi.
İşin en komik tarafı kameranın tavrı. Hoca tribüne adım atar atmaz yönetmen dayanamayıp kadrajı ona çeviriyor. Top bir kanatta gidiyor, ekranın köşesinde küçük bir kutuda Yalçın’ın yüz ifadesi okunmaya çalışılıyor. Kaşını kaldırsa manşet havası, gülümsese teori, elindeki deftere uzansa ortalık hareketleniyor. Sanki sahada 22 kişi değil de tribünde oturan bir kişi oynuyormuş gibi bir yayıncılık heyecanı yaşanıyor.
Tribün de bu durumu anında sahipleniyor. Milli takım hocasını gören her taraftar bir anda kendini yardımcı antrenör sanıyor. Yan koltukta çekirdek çitleyen amca bile bir anda göz taramasına başlıyor. Herkes sahada kendi tuttuğu oyuncuyu gururla süzüyor, her iyi pas sonrası toplu bir onay uğultusu yükseliyor. Kasımpaşa-Beşiktaş gerilimi de eklenince ortaya garip bir denetimli maç havası çıkıyor, herkes hem eğleniyor hem izleniyor gibi hissediyor.
Bir de o meşhur not defteri efsanesi var. Hocaların elinde görülen küçük defter, Türk futbol mitolojisinde kutsal metin gibidir. İçinde ne yazdığı bilinmez ama herkes çok önemli şeyler karalandığını düşünür. Belki diziliş not ediliyordur, belki sadece aklında kalanları sıralıyordur, kim bilir. Dışarıdan bakınca ise deftere her uzanışta ülkenin futbol kaderi yeniden yazılıyormuş gibi bir hava oluşuyor. Halbuki büyük ihtimalle bu sadece sıradan bir gözlem rutini.
Olayı gündelik hayata çevirirsek durum daha da netleşiyor. Milli hocanın maç izlemesi, pazarda tezgâh tezgâh gezip domates seçen titiz alıcıya benziyor. Bakıyor, süzüyor, tartıyor ama hangisini listeye yazacağı o gün belli değil. Taraftar da pazarcı gibi kenardan sesleniyor, heyecanla kendi tezgâhını övüyor. Biri bağırıyor, öteki alkışlıyor, hocanın kafasının içi ise dışarıdan bakınca sonsuz bir olasılık denizi gibi görünüyor.
Günün sonunda hikâye çok basit ve bir o kadar da eğlenceli. Bir teknik adam işi gereği stada gelmiş, doksan dakika futbol izlemiş ve gitmiş. Ne yer yerinden oynamış ne stat yıkılmış. Ama bizim tribün ahalisi için bu sıradan mesai, koca bir dedikodu, kahkaha ve benzetme malzemesine dönüşmüş. Futbol zaten biraz da bu yüzden güzel, sahada olan bitenden çok tribünde anlatılan hikâyeyle yaşıyor. Kasımpaşa’da o akşam top yuvarlanmış, herkes kendi hikâyesini alıp evine dönmüş.
